Telefon
WhatsApp
İmam Hatip Liselerinde ARTIK KALİTE ZAMANI

Bu satırlar, kendisi 12 Eylül döneminde, iki çocuğu 28 Şubat Sürecinde İHL öğrencisi olmuş, iki yıl İpekçilik Anadolu İHL Okul Aile Birliği Başkanlığı yapmış bir kişinin tecrübelerinin yazıya dökülmüş halidir. Niyet ve beklenti, bunların maşeri vicdanda makes bulması ve artık nicelikten niteliğe doğru adımlar atılmasıdır. Tecrübeyi aktarırken öncelikle on dört asırlık hafızayı tazelemekte yarar vardır. Çünkü her yeni oluşum, geçmiş birikim ve temeller üzerine kurulur. Bu yönüyle geçmiş, bugünün ve geleceğin zeminidir. Eğer zemin iyi tetkik ve tespit edilmezse yapılmak istenen uzun ömürlü olmaz.

Tarihî Zemin

İslam eğitim tarihinin başlangıcını, 1400 yıl önce Hz. Peygamber’in Mekke’de ilk toplantı yeri kabul edilen Daru’l-Erkam olarak düşünmek mümkündür. Burası mütevazı sayıdaki ilk Müslümanların vahiy bilgisini aldığı, dini terbiyeden geçtiği ve eziyetlere karşı dayanma bilinci ve iradesini kazandığı ilk ve tek mektepti. Medine’ye hicretle birlikte Mescid-i Nebevî inşa edildi ve kadın-erkek herkesin katılabileceği tam bir eğitim merkezi oldu. Hatta evsiz ve geliri bulunmayan sahabîler için de mescidin yanında Suffa denilen ilk yatılı mektebin de temelleri yine burada atıldı. İslam tarihinde camiler ibadethane olmanın yanında mütevazı anlamda birer eğitim yuvası olma vasfını da uzun yıllar devam ettirdiler. Buralarda Ebu Hanife, Malik b. Enes, Muhammed eş-Şafiî ve Ahmet b. Hanbel gibi mezhep imamlarının yanı sıra tefsir, hadis, fıkıh ve kelam alanında mütebahhir nitelemesini hak eden alimler yetişti.

İlerleyen dönemlerde her ne kadar camilerin yanında bulunmakla birlikte onlardan bağımsız medrese fikri ortaya çıktı. Büyük Selçuklu Devleti içinde gelişen ve kurumlaşan Nizamiye medreseleri ile birlikte ilk defa örgün diyebileceğimiz, müfredatları farklı olan aynı isim ve anlayış çerçevesinde bir medreseler dizisi oluşturuldu. Bunları, Ebu Hanife’nin mezarı yanında kurulan Hanefiyye Medresesi, Halife Mustansır tarafından inşa edilen ve dört mezhebin aynı çatı altında okutulduğu Mustansiriye medresesi takip etti. Yakın coğrafya olarak Konya, Kayseri, Sivas, Erzurum, Malatya, Diyarbekir, Mardin ve son olarak Bursa, Edirne, Kütahya ve İstanbul Osmanlı medreseleri aynı geleneğin bir devamını temsil ettiler.

Batı karşısında alınan askerî yenilgiler ve oluşan diplomatik ve ticari ilişkiler ile Osmanlı yöneticilerinin ilk planda teknik alan olmak üzere batı tipi eğitime geçme irade ve teşebbüslerinin ilk meyvesi, 1735 yılında açılan mühendishanedir. Bunu sırasıyla tıbbiyeler ve mimarlık alanı takip etti. XIX. Yüzyılın son yarısında kurulan Darü’l-Fünûn ile birlikte bir bütün olarak artık Batı tipi yükseköğretim kurumları oluşmaya başladı. Dârü’l-Fünûn fikri ilk olarak 1845’te ortaya çıkmakla birlikte ancak Sadrazam Fuad Paşa’ın emriyle 1865 yılında eğitime başlayabildi. 1869’da Dâru’l-Fünûn-ı Osmanî eğitime başladı, 1870’de Sadrazam Ali Paşa’nın katılımıyla görkemli bir resmi açılış yapıldı. 1873’de Maarif Nazırı Safvet Paşa’nın Sava Paşa’yı görevlendirmesi ile Dâru’l-Fünûn-ı Sultanî açıldı. Kesintisiz ilk üniversite ise Abdulhamit Han döneminde 31 Ağustos / 01 Eylül 1900’de Dâru’l-Fünûn-ı Şahane adıyla Edebiyat ve Hikmet, Ulum-i Riyaziye ve Tabiiyye ile ilk ilahiyat fakültesi olan Ulum-i Aliye-i Diniyye Şubelerinden oluşan üç fakülte olarak açıldı. 1914 yılında çıkarılan Islah-ı Medaris Nizamnamesi ile Daru’l-Hilafet-i Aliye Medresi kuruldu ve İlahiyat fakültesi olan Ulum-i Şeriyye Şubesi gereksiz görüldü ve kapatıldı.

  1. Abdulhamit’in başlattığı eğitim hamlesi, Darü’l-Fünûn ile sınırlı kalmadı, birçok Osmanlı şehrinde İdadî ve Rüştiyelerle birlikte ilk ve orta öğretimi de içine alan büyük bir eğitim kampanyasına dönüştü. Bu eğitim kampanyası çerçevesinde 1914’de Nisâ (Kadın) Darü’l-Fünûnu gibi özel nitelikli üniversite yanında Medresetü’l-Vaizîn ve bugünkü İmam-Hatip Liselerinin ilk örneği olan Medresetü’l-Eimme ve’l-Hutaba kuruldu.

3 Mart 1924 yılında Medreselerin fiilen kapatılması sonucu İstanbul Dâru’l-Fünûn’unun çatısı altında İlahiyat Fakültesi ile 29 ilde İmam-Hatip Mektepleri açıldı. İki yıl içinde İmam-Hatip Mekteplerinin sayısı önce 20’ye düşürüldü, 1932’ye gelindiğinde ise İstanbul ve Kütahya’da bulunan son iki İmam Hatip Mektebinin de kapatıldı. 1933 yılında İlahiyat Fakültesinin de kapatılmasıyla birlikte artık ülke dini eğitim veren kurum kalmamış oldu.

Dinî hayatın zora sokulması, neredeyse cenazelerin teçhiz ve defin işini yapacak imam bulunamaması ve halkın şiddetli talebiyle 1949 yılında İmam-Hatip Kursu adıyla kurslar açıldı. 1951 yılındaki düzenlemede kursların adı, İmam-Hatip Okulu olarak değiştirildi ve eğitim seviyeleri dört yıllık ortaokul düzeyinde kabul edildi. 1954’te ise üç yıllık lise bölümleri açıldı. 1959 yılında bu okul mezunlarının okuyabileceği yüksekokul olarak Yüksek İslam Enstitüleri eğitime başladı. 1971 12 Mart Muhtırası’nda ortaokul kısımları kapatılarak lise kısımları dört yıla çıkarıldı ve ismi İmam-Hatip Lisesi diye düzenlendi. 1973 yılında orta kısmı 3, lise kısmı 4 olmak üzere sağlam bir kanuni dayanağa kavuştu ve mezunlarına tüm fakültelere gidebilme hakkı tanındı. 12 Eylül döneminde kız öğrencilerin başı açtırılmakla birlikte İHL’lerin statülerine dokunulmadı. 1985 yılında ilki Kartal olmak üzere Anadolu İHL’ler kuruldu. 28 Şubat sürecinde okulların ortaokul kısmı kapatıldı ve getirilen katsayı uygulaması ile İlahiyat Fakültelerinin dışındaki fakültelere gidebilme hakları ellerinden alındı. 2012 yılında getirilen 4+4+4 Eğitim Sistemi ile İmam-Hatip okullarının orta kısmı tekrar açıldı. (Kaynaklar için bk. Mustafa Öcal, Osmanlı’dan Günümüze Türkiye’de Din Eğitimi, Düşünce Kitabevi Yayınları, Bursa 2011; II. Baskı Dergâh Yayınları, İstanbul 2015. Cağfer Karadaş, “İlahiyat Fakülteleri Lisans Programları Üzerine Genel Değerlendirme ve Öneriler” Bugünün İlahiyatı Nasıl Olmalıdır (Sorunları ve Çözümleri), Tartışmalı İlmi Toplantı, EÜ. İlahiyat Fakültesi ve İSAV, 01-04 Haziran 2014, Kayseri. Basımı: Ensar Neşriyat, İstanbul 2015, s. 205-261.)

Nicelikten Niteliğe Geçme

Nicelik olarak 2012 yılından itibaren hem ikinci kademe İmam-Hatip Ortaokulları hem de üçüncü kademe İmam-Hatip Okullarının sayısı binli rakamlara doğru çıktı. Bu gelişmede 2011 yılında katsayı engelinin uygulamadan kaldırılmasının da büyük payı vardır. Bu sayede halkın ve öğrencilerin İmam-Hatip Okullarına talebi arttı. Bu durum, İHL tarihinde nicelik açısından yakalanmış en büyük başarıydı. İmam  Hatip Lise ve Ortaokullarına talebin artarak devam ettiği, hatta yerleşme imkanı bulamayıp dışarda kalan öğrencilerin bulunduğu da bir gerçektir. Ancak bu sayısal/nicelik başarısının niteliğe ve kaliteye yönelmesi, bu okulların iyi yetişmiş vasıflı eleman yetiştiren kurumlara dönüşmesi gerekmektedir. Bunun olabilmesi, anılan okulların iyi yetişmiş mezunlar vermesine, kaliteyi gözeten ve yansıtan bir okul imajı kazanmasına bağlıdır. Bugünden itibaren bütün çaba ve çalışma bu yönde olmalı, niyetlerimiz ve azimlerimiz buna odaklanmalıdır.

İmam-Hatip Okullarının iki temel işlevi ve sorumluluğu bulunmaktadır: Birincisi ismindeki imam ve hatipten gelen iyi bir din görevlisi yetiştirmek, ikincisi ise üniversiteye kaliteli öğrenci göndermektir. Bu iki hususu ayrı ayrı düşünmek mümkün olduğu gibi, bir arada düşünmek ve gerçekleştirmek de mümkündür. Olması gereken de budur. Zira halk, öncelikle dinini, kültürünü ve bu topraklara ait değerleri öğrensin, yaşasın ve içselleştirsin diye bu okullara çocuklarını göndermektedir.  Halkın bu niyet ve beklentisini hesaba katmak, gerçekleşmesi için çaba ve çalışma içinde olmak ister insanî ister İslamî isterse vatandaşlık açısından ele alınsın ciddi bir sorumluluktur. Öte yandan İmam-Hatip Liselerinde iyi eğitim almış öğrencilerin başta İlahiyat Fakülteleri olmak üzere tüm üniversite bölümlerinin kalitesini artıracağı da bir gerçektir. Şu da bilinmelidir ki, İlahiyat Fakültelerinin başarısı ve kalitesi ne kadar İmam-Hatip Lisesine bağlı ise, tersi de doğrudur. Nitekim İlahiyat Fakültelerinde iyi öğretmen yetiştirilmesi İmam-Hatip Liselerinin kalitesini artıracaktır. Maalesef bugün içine düştüğümüz kısır tartışmalar ve bazı kafaların daracık anlayışlarını bencilce kurumlara giydirme çabası, eğitimde kaliteyi yakalamak bir yana mevcut istikrarı da yok etmektedir.

Kaliteyi Yakalamanın Şartları

İmam Hatip Lisesi ve Ortaokullarında kaliteyi yakalamanın üç temel şartı vardır: eğitilebilir öğrenci sayısı, iyi düşünülmüş ve çalışılmış bir program ve gerçekçi hedef.

  1. Öğrenci Sayısı: Öğrenci sayısı, okulun ve sınıfların fiziki imkanları, öğretmen sayısı, dersin niteliği ve öğrencinin kapasitesine göre düşünülmelidir. Bunların tamamının veya bir kısmının yeterli olmadığı durumlarda ne öğrencinin sağlıklı öğrenmesi ne de öğretmenin yeterli ve tatminkar öğretmesi mümkün olmaktadır. Sınıfların dar olduğu, sıraların öğrenci sayısına yetmediği, okulun fizikî yapısının genç ve dinamik öğrencilerin hareketlerine uygun düşmediği bir okulda iyi düzeyde bir etiğim verilebileceğini iddia etmek gerçek dışıdır. Öğretmen sayısının yeterli olmadığı okullarda da birçok dersin boş geçmesi veya yapılıyormuş görüntüsü verilmesi kaçınılmazdır. Ayrıca öğrencinin sayısının tespitinde dersin niteliği de önemlidir. Dil ve Kur’an derslerinde öğrenci sayısının fazlalığı, doğrudan eğitimin kalitesini etkilemektedir. Çünkü bu iki alan öğretmen ile öğrencinin sürekli iletişim içinde olmasını gerektirir. Anlatım derslerindeki fazlalık, eğer sınıf ve okul fiziki imkanı uygunsa bir ölçüde telafi edilebilir. Ancak, Kur’an ve dil derslerinde bu imkansızdır. Okullarımızdaki dil eğitiminin başarısızlığı büyük ölçüde buna bağlıdır. Bu gün İmam-Hatip Liselerinin ve İlahiyat Fakültelerinin Kur’an eğitimi konusunda istenen başarıyı yakalayamamasının altında yatan neden, ders/kredi saati değil, öğrenci sayısındaki fazlalıktır. En fazla 15 veya 20 kişilik sınıflarda yapılması gereken Kur’an dersi 30’ün üzerinde bir sayıyla yapılıyorsa ortaya çıkan başarısızlıktan dolayı öğretmeni veya öğrenciyi kusurlu görmek doğru değildir.

Öte yandan ülkemizde öğrencinin kapasitesine göre bir eğitime maalesef bir türlü geçilememiştir. Faklı kapasitede öğrencilerin aynı sınıf içine konulup, alt düzeyde veya üst düzeyde eğitim verilmesi sürekli bir kesimin veya her ikisinin birden mağdur edilmesini beraberinde getirmektedir. Bunun nedeni örgün ve resmi eğitime geçildiği tarihten bugüne standart eğitimde ısrar edilmesidir. Bilinmelidir ki, standart eğitim ancak standart insanlar yetiştirir. Halbuki burada amaç, müspet anlamda standardın bozulması ve yetenekli/yeterli öğrencilerin önünü açacak, onlara fırsat tanıyacak bir eğitimin verilmesidir. Çeşitli yetenek ve kapasitede öğrencileri bir sınıfa doldurup eğitmeye kalkışmak, kısa zaman içinde birçoğunun eğitim zayiatına uğramasına sebep olmaktadır. Nitekim, altmış kişiyle başladığımız okuldan mezun olurken sınıfın yarısı bile kalmamıştı. Ayrılan veya ayrılmak zorunda kalan arkadaşlarımız içinde çok zeki ve idealist olanlar da vardı.

  1. Program: İyi bir program; geçmişin zengin birikimi, günümüz gerçekleri ve iyi bir gelecek hedefinin birlikte düşünülmesi ile mümkündür. Geçmişi göz ardı eden, günümüz gerçeklerinden habersiz, gelecek hedefi bulunmayan bir programın başarılı olması düşünülemez. Diğer bir deyişle yapılan ve uygulanan programda geçmiş, şu an ve gelecek dengesinin iyi kurulması eğitimin kalitesini doğrudan etkileyecektir. İmam-Hatip Lisesi özelinde düşünüldüğünde bizim geçmişimiz yukarıda işaret edildiği gibi, 1400 yıllık bir tarihi derinliğe sahiptir. Bu tarih derinliğinin bugünün İslam coğrafyası hatta dünya coğrafyası genişliğinde göz önünde bulundurulması ve buradan yüksek bir gelecek hedefine yönelinmesi gerekmektedir. Bu özellikleri taşımayan bir programın ne öğretmeni tatmin etmesi ne de öğrenciye bir değer katması mümkündür. Sadece düzgün Kur’an okuyan bir öğrenci yetiştirmek için İmam-Hatip Liseleri kurmaya gerek yoktur. Bunun için kurulmuş yüzlerce Kur’an Kursu vardır ve onlar bu işi daha da iyi yapmaktadırlar. Bu yüzden başarıyı sadece Kur’an-ı Kerim, fıkıh, tefsir ve hadis derslerinin kredi/saatinin artırılmasına endekslemek yukarıda sözünü ettiğimiz geçmiş, şu an ve gelecek dengesini ıskalamak anlamına gelir.

Bugüne kadar uygulananlar içinde en başarılı program, hazırlıklı 1+3 Anadolu İmam-Hatip Lisesi programıdır. Bu programda öğrenci, hazırlık sınıfında verilen yoğun dil öğreniminin yanında Kur’an eğitimini de başarılı bir şekilde almaktaydı. Hazırlık sınıflarının kaldırılıp sınıfa dönüştürülmesi, avantaj yerine dezavantaj getirdi ve özellikle Arapça ve Kur’an eğitimi sürekli kötüye gitti. Bu yüzden olacak ki bazı proje okullarında yeniden hazırlık sınıfı açılması yönünde karar alındı. Ancak bu da, eğitim süresinin 5 yıla çıkmasına yol açtı. Buna rağmen hazırlık açılması doğru ve faydalıdır. Çünkü dil ve Kur’an eğitimi yoğun verildiği takdirde ancak başarı yakalanabilir. Diğer derslerle birlikte verilen Kur’an eğitimi kredi/saati kaç olursa olsun başarılı olamamaktadır. Nitekim hazırlıklı ve hazırlıksız eğitim farkını, okul aile birliği başkanlığım sırasında ve biri 1+3, diğeri 4 yıllık eğitim gören iki çocuğumun eğitiminde müşahede etmek fırsatım oldu. Hazırlıklı eğitim gören diğerine göre daha avantajlı idi. Zaten geleneksel Kur’an eğitimi tecrübesi de bunu doğrulamaktadır. Nitekim hafızlık eğitiminin bir ya da en fazla iki yıl içinde tamamlanması öngörülür. Bu süreyi aşan hafızlıklarda ya hocada ya da öğrencide bir sorun bulunduğu varsayılır. Eskilerin “hafızlık ortaklık kabul etmez” sözü de aslında Kur’an dersinin yoğun ve mümkünse tek başına verilmesi yönündeki düşünceyi destekleyen ve doğrulayan bir tecrübeyi yansıtmaktadır.

Bir başka önemli husus ise, programların okul veya bölge bazında yerel özellikleri dikkate alması ve yerelin evrensele taşınmasını amaç edinmesidir. Aksi takdirde sadece yerele bağlı kalınması ile eğitimin kısırlaşması veya yerelin göz ardı edilerek eğitimin hayale kurban edilmesi tehlikesi ile karşı karşıya kalınır. Yerel özellikler dikkate alınarak evrenselin yakalanması şeklinde bir hedef ile dengeli bir eğitimin yürütülmesi mümkün ve muhtemeldir. Bunun için ülke genelinde tek tip proje ve program uygulamak yerine, okulların kendi tecrübelerine yer verecek bir anlayışa fırsat tanımak başarıyı ve kaliteyi olumlu yönde etkileyecektir. Dün ve bugün temel sorunumuz, modernizmin getirdiği tek tipçilik ve toplum mühendisliğidir. Zaten standart ve tek tip program uygulamak tam da bu sorunun katmerleşmesine hizmet etmektedir. Dil öğretiminde bile sadece İngilizceye endekslenmiş tek tipçilik söz konusudur. Bu da, yaşadığımız bölgede Rusça, Farsça ve Arapça; biraz uzakta en çok konuşulan diller olan Çince ve İspanyolcanın göz ardı edilmesini beraberinde getirmektedir. Hz. Peygamber’in sahabeye dil öğrenmeyi emir ve tavsiye etmesi ile yabancı devlet adamlarına mektuplar göndermesi, İslam’ın evrensele açılmasının bir göstergesidir. Bugünün Müslümanı da yerelden kopmadan evrenseli yakalamanın bir yolunu bulmalıdır.

Öte yandan programda istikrar ve iyileşmeyi hedefleme, diğer hususlar kadar önemlidir. Sürekli programlara müdahale hem istikrarı hem de iyileşmeyi önlemekte, eğitim camiasını bir yap-boz karmaşasının içine itmektedir. Bu durum, programların yerel imkan ve şartlar gözetilmeksizin tepeden bir veya birkaç kişinin arzu ve emelleri doğrultusunda düzenlenmesinden kaynaklanmaktadır. Bu ise sahip olduğumuz şura kültürüne ters düşmesi bir yana modernizmin tek tipçiliğini ve toplum mühendisliğini kabullenmek anlamına gelmektedir. Olması gereken, bütün toplum kesimlerinin temsilcilerinin katılımıyla gerçekleştirilecek şuralar ile gerçekçi, ulaşılabilir ve sürdürülebilir bir programı hayata geçirmek ve belli ölçüde sonuç alınana kadar sabretmektir.

  1. Gerçekçi Hedef: Hedef, ulaşılabilir ve ulaşıldığında da sürdürülebilir olmalı veya en azından bu kanaati oluşturmalıdır. Ancak bu durumda gerçekçi bir hedeften söz edilebilir. Aksi takdirde ortaya çıkan durum, kuru bir hayal veya boş bir çabadır. Maalesef dünyevileşmenin hızlandığı 80’li yıllardan bu yana hem öğretmen hem de öğrencide hedefler, ya parasal ya da dünyevi itibarlar şekline dönüştü. Cemaatlerimizin ve Sivil toplum Örgütlerimizin çalışmaları bile maddiyata ve makama endekslendi. Bir takım makamları elde etmek, daha çok para kazanmak, iyi bir ev sahibi olmak, tatile çıkmak, iyi marka bir arabaya binmek geçerli hedefler haline geldi. Bunlar elde edildiğinde ise ne uğruna olursa olsun kaybetmeme yeni bir hedef haline gelmektedir. Hedefi bir maaş, bir araba, bir daireye endekslenmiş olan bir öğretmenin veya öğrencinin çok gayret sarf etmesine de gerek yoktur. Bunları elde ettikten sonra ya halk tabiriyle eleğini asmakta ya da dünyevi makamlar peşinde koşmaktadır. Yüksek eğitimimiz bundan farklı değildir. Çünkü toplumsal bozulma bulaşıcıdır. Bir yerde başladıysa asla orada kalmaz.

Bir başka önemli husus ise, dayatma hedefler, dışarıdan yapılan baskılar ve yönlendirmeler, kurumsal ve kişisel bazda yeni mağduriyetlere yol açabilmektedir. Nitekim geçmişte ve günümüzde kendi hedeflerini başkalarına kabul ettirme çabalarının kötü örnekleri fazlasıyla yaşanmıştır. Somutlaştıracak olursak sözgelimi sosyal alanda başarılı olabilecek bir öğrenciyi fen veya teknik alana, teknik alanda başarılı olacak öğrenciyi sosyal alana yönlendirmek başarısızlığa zemin hazırlamaktadır. Kurumsal bazda ise İmam-Hatiplerden her şey olmasını beklemek hiçbir şey olmamayı beraberinde getirmektedir. O yüzden İmam-Hatip Liseleri için artık gerçekçi, ulaşılabilir ve sonuçlandırılabilir hedeflerin belirlenmesi zaruret arz etmektedir.

Yukarıda sayılan üç hususun gerçekleşmesinin; sağlam, sağlıklı, kendine güvenen, Allah’a dayanan, hesap gününün olduğuna yakîn düzeyde imanı olan, inanana merhamet, inanmayana ise en azından adalet ile muamele edebilen kadrolar eliyle mümkün olacağını ve sürdürülebileceği herkesin malumu ve makbulüdür.

Sonuç olarak, yüz yıllık idealimiz ve maceramız olan İmam-Hatip Liselerinin daha iyiye doğru yönelmesi; bu bir asırlık tecrübesini, bugünün imkan ve şartları ile buluşturarak, emin adımlarla geleceğin yüksek aydınlık ufuklarına doğru yürümesi en büyük amacımızdır. Bunun için artık sen ben davasını bir tarafa bırakıp, biz olarak var olmanın, karar almanın ve uygulamanın zamanıdır. Kısaca kaliteyi öncelemenin vaktidir.

(Bu yazı Eğitime Bakış Eğitim-Öğretim ve Bilim Araştırma Dergisi, Ekim Kasım Aralık 2015, yıl. 11, sy. 35, s. 29-32, yayınlanmıştır.)

The standard chunk of Lorem Ipsum used since the 1500s is reproduced below for those interested. Sections 1.10.32 and 1.10.33 from "de Finibus Bonorum et Malorum" by Cicero are also reproduced in their exact original form, accompanied by English versions from the 1914 translation by H. Rackham.

1 Yorum

Yorum Gönder

Lütfen tüm alanları doldurunuz!

Anket